ÇANAKKALE VE TARİHÇESİ

 

ÇANAKKALE ADININ KAYNAĞI
      Biga Yarımadasının ve Çanakkale bölgesinin en eski adı Troas’tır. Burası kuzeyde Hellespontos (Çanakkale Boğazı), güneyde Adramyttenos Kolpos (Edremit Körfezi) ile çevrili olan ve Aiolya’nın kuzeyinde kalan bölgedir. Troas adına, Troie ve Troade gibi değişik isimlerle, ilk olarak Homerosun İliada’sında rastlanır. Antik Çağda, bugünkü Çanakkale Boğazı’nın ve bölgesinin, mitolojideki bir efsaneye göre Hellespont ya da Hellespontos adıyla anıldığı bilinmektedir. Bu mitos’a göre, kral Athamos’un kızı Helle Kafkasya’ya gitmek için Çanakkale Boğazı’ndan geçerken gemiden denize düşerek boğulmuştur. Hellespontos adının Helle adından geldiği söylenmektedir. Ünlü tarihçi Herodotos Çanakkale Boğazı’nı bu adla anmış ve Doğu Roma imparatorluğunun sonuna kadar bu ad kullanılmıştır.
     Çanakkale Boğazı Antik Çağ’ın bir kenti olan Abydos’tan kaynaklanan Avido ya da Aveo adlarıyla da anılmıştır.
Orta Çağ İtalyan haritalarında Romania Boğazı adına rastlanır.
Avrupalılarca boğaza verilen Dardanelles adının kaynağı, bu bölgede yaşayan Dardanlara dayanmaktadır.  
     Boğaz’ın en dar yerinde Fatih Sultan Mehmet döneminde (1462 yılında İstanbul’ un venedik ve Cenevizlilerden korunması amacıyla), Rumeli yakasında Kilitbahir, Anadolu yakasında Çimenlik (Çanak Kalesi) kaleleri yapılmıştır. Bazı kaynaklarda (Hammer-Osmanlı Tarihi) Çanakkale adını bu kalelerden almıştır diye yazmaktadır.
     Yörenin en eski halkı Beşiktepe ve Kumtepe yerleşmelerinden bilinen Kalkolitik dönem yerli halkıdır. Bunları İ.Ö 3000’lerden İ.Ö 1200’lere kadar herhangi bir dış etki altında kalmadan yaşamlarını sürdüren Truva halkı izler. Bundan sonra buraya sırasıyla Truva savaşları ile Akha’lar, Egedeki göçler ile başka halklar gelmişlerdir.Lechevalier’den sonra Fransız Büyükelçisi Choiseul-Goiffier, Mauduit ve Fauvel ile birlikte Hisarlık’ta topoğrafya çalışmalarının yanısıra küçük sondajlar yapmışlardır. Onun ardından De Laborde’un Truva ve İlion’a ilişkin çalışmaları yer alır.1833’te ünlü gezgin Charles Texier, yöredeki tümülüsleri kazmak istemişse de, bunu başaramamış, gezisi boyunca gördüklerinin resimlerini yapmıştır. Bu çalışmaların arkeoloji açısından asıl öncüsü, dönemin (1846) Çanakkale Amerikan Konsolosu J. Calvert’tir.Yaptığı sondajlar ve küçük kazılarda, Helenistik ve Roma çanak çömleklerinin yanında geniş sur duvarlarını ortaya çıkarmıştır. Zengin Calvert kolleksiyonunun bir bölümü İstanbul ve Çanakkale Arkeoloji müzelerindedir.1868’de Troas Bölgesine gelen Schliemann, yarımada’nın her yerinde yaptığı kazılarla Homeros Truvasının Hisarlık mevkiinde aranabileceğini kanıtlamaya çalışmıştır. Schliemann 1871’de kazıya başlamış, dönemini kesin olarak saptayamadığı karışık çanak-çömlek ve büyük duvar parçaları bulmuştur. Kazıyı 1872’de de sürdürmüş, kentin kuzeyinde ortaya çıkarttığı büyük bir duvarı define bulmak amacıyla yıktırmıştır. 1873 kazı mevsimi, Schliemann için, “Truva Kralı Priamos’un hazinesini bulması açısından çok önemlidir.“ Altın taçlar, çelenk ve şeritler, küpler, küpeler, süs eşyaları, gümüş külçeler, altın ve gümüş kaplar, bakır levhalar, bakır ve tunç miğferler, kalkanlar bu ünlü hazinenin buluntularıdır. 1874’te bu buluntuların karşılaştırma çalışmalarını yapan Schliemann, Osmanlı Hükümeti ile arasında çıkan sorunlar ve anlaşmazlıklardan beşinci kazı mevsimine ancak 1879’da başlayabilmiştir. Bu dönemde çalışmalara Alman R.Virchow ile Fransız E.Burnouf katılmıştır. 1882’de altıncı kez yapılan küçük çaptaki kazıda büyük bir surun kuzeybatı parçası açığa çıkarılmış ve birinci kent büyük ölçüde ortaya çıkarılmıştır. Uzun bir bekleme döneminden sonra 1889’da yedinci kazı mevsimi başlamıştır. Bu dönem çalışmalarına Schliemann’dan başka mimar Niemann, E.Boethicher ve topograf Stefan katılmışlardır. Daha geniş bir ekiple 1890’da kazı sürdürülmüş ve ikinci tabakaya ait kalıntılar bulunmuştur. 1893-1894’teki ekibe Dörpfeld’in katılması, araştırmalara çağdaş kazı niteliği kazandırmıştır. Dörpfeld, Schliemann’ın Truva kentinin yedi katlı olduğu fikrini çürütmüş, kentin dokuz katlı olduğunu ve ortaya çıkarılan Truva’nın altıncı ve yedinci katlarının Yunanistan’daki Miken medeniyeti ile çağdaş olduğunu kanıtlamıştır.1902’de Truva ve İlion adlı kitapta o güne kadar saptanan katlar ve tarihleri yayınlanmıştır.1932-1938’de Cincinati Üniversitesinden W.T.Semple başkanlığında çalışmalara başlanmış ve dokuz katın evrelerine ilişkin saptamalar ve tarihsel karşılaştırmalarla, bugün kabul edilen bilgiler ortaya konmuştur.Çanakkale’de en eski yerleşme tarihi, taşın yanısıra maden kullanımının başladığı Kalkolitik döneme kadar uzanmaktadır. Bu dönem, yörede Beşiktepe ve Kumtepe evleri ile temsil edilmektedir. Bu dönemde tahıl yetiştirme, sürü besleme gibi üretici etkinlikle rinin yanısıra ilkel maden işlemeciliği ortaya çıkmış ve ekonomi çeşitlenmiştir. 1943’te J.L Caskey ile J.Sperling’in araştırma yaptığı Kumtepe höyüğünde, sonraları Hamit Zübeyr Koşay,Sperling’le beraber kazılar yapmıştır.
     Truva’nın üç mil güneybatısında yer alan Kumtepe, son Kalkolitik dönemin bitiminden ve İlk Tunç çağı’ndan kalma çanak-çömleğin bulunduğu bir yerleşim yeridir. Kumtepe, İlk Tunç çağı yerleşmesi olan Truva I’den daha eskidir. Kumtepe gereçleri sadece Batı Anadolu’da değil, Kiklat adalarında, Trakya ve Balkanlarda da bulunmuştur. Aynı gereçlerin buralarda da bulunması, dönemin ticaret ilişkileri ve çevre kültürünün etkinliği açısından çok önemlidir. Yöreye ilişkin İlk Tunç Çağı buluntuları, esas olarak Truva’dan elde edilmiştir. 18. yy. sonundan başlayarak yapılan kazı ve araştırmalarda, Truva’nın tarihi, sosyal ve ekonomik hayatına ilişkin yazılı belgeler bulunamamıştır. Ancak eldeki somut mimari kalıntılar, çanak-çömlek ve diğer küçük buluntulardan yola çıkılarak bu konuda değerlendirmeler yapılmaktadır.Truva’nın en eski yerleşmesi İlk Tunç Çağı’na tarihlenir ve yapılan tabakalandırma sistemine göre I.Truva ile başlayarak 5.Truva’ya kadar sürer. Bu yerleşim katları 6.Truva’ya kadar aralıksız birbirini izler.
     Buna göre denebilir ki yöresel kültür, herhangi bir dış etki olmaksızın Orta Tunç Çağına dek sürmüştür. Bölgedeki İlk Tunç Çağı yerleşmeleri Truva dışında Kumtepe, Çobantepe, Karaağaçtepe, Asarlık ve Beşiktepe’dir.Bölge İ.Ö. 1800’de kurulan ve 1300 yılına kadar ayakta kalan VI. Truva ile Orta Tunç Çağı’na girmiştir. XIX.yy’dan başlayarak yapılan yüzey araştırmalarında ortaya çıkarılan çanak ve çömlekler yardımıyla, bölgede Orta Tunç Çağı’na tarihlenen ve yerleşim merkezlerini gösteren yerler şöyle sıralanabilir. İlk Tunç çağı’ndan itibaren başlayarak, Orta Tunç çağı ve Klasik döneme kadar çanak-çömlekler bulunan Beşiktepe ve Çobantepe, Kuktepe, Ballıdağ (Pınarbaşı) ve Eski Hisarlık. Ancak Orta Tunç çağı ile ilgili sağlanan bilgiler yine Truva yerleşmesinden elde edilmektedir.İ.Ö. 3000’lerde Anadolu’dan Yunanistan’a göçler olduğu yazılı belgelerden anlaşılmaktadır. Anadolu insanları, Ege ve Yunanistan topraklarına yeni adlar vermekle kalmamış, buralara kültürlerini de götürmüşlerdir.Yunanistan’da rastlanılan ve İ.Ö. 3000 yılına özgü parlak boyalı keramikler ve benzeri kültür ögeleri, bu kültürün Anadolu insanlarınca Yunanistan’a aktarıldığını göstermektedir. Eski Yunanlılar Ege Bölgesinde kendilerinden önce yabancı toplulukların yaşadıklarını biliyorlardı. Pelasg, Leleg yada Kar olarak adlandırılan bu topluluklarla ilgili kesin bilgileri yoktu. Yunan tarih geleneği, Leleglerin Anadolu’da Troas bölgesinde, Ege adalarında, sonra Orta Yunanistan’da ve Peloponnesos’un bazı yörelerinde oturduklarını kaydeder. Bir zamanlar bütün eski Yunan ülkesi “Pelasgiye” diye anılıyordu.Anadolu’da 3.bin yılda kentsel yerleşmenin yanısıra, korunaklı yapıların da bulunduğu,Çanakkale Yöresindeki Truva Kenti ile kanıtlanmaktadır. 
     Çanakkale yöresi daha sonraki dönemlerde Akhalardan, Dorlardan ve Yunan kültüründen etkilenmiştir.Homeros’un XII.yy’a dayanan İliada’sı ve daha sonraki bir döneme ait olduğu sanılan Odiyessa’sı o dönemin uygarlık düzeyini günümüze aktaran paha biçilmez bir kültür ürünüdür. Ayrıca bilinen uygarlık merkezlerinde bulunan yazıtlardan da çok önemli bilgiler elde edilmiştir. İ.Ö. 514’te Pers İmparatoru Darius, İstanbul Boğazı’ndan Trakya’ya geçtikten sonra, Tuna’yı aşarak Dinyester Irmağına kadar ilerledi. Böylece Trakya ve Makedonya Pers egemenliği altına girerken, Pers üstünlüğü Çanakkale’de de kendini hissettirdi. Doğuda İndos’tan, batıda Ege kıyılarına ve Tuna’ya, kuzeyde Kafkasya’dan, güneyde Nubya’ya kadar uzanan Pers İmparatorluğu, eski doğu devletlerinin gerek siyasal gerek kültürel alanda yıpranmış olmalarından yararlanarak kısa sürede gelişti. Perslerin bölgeyi denetimlerine almaları üzerine İ.Ö. 478-477’de Attik-Delos deniz birliği kuruldu. Bu birliğin amacı, adaları ve kıyı kentlerini Pers’lere karşı korumaktı.Perslerin üstünlüğü, Anadolu’daki kentlere olan egemenliği, Atinalıların Makedonyalıların siyasi ve ticari çıkarlarını engelliyordu. Bu durum Makedonya Krallığının Anadolu’ya bir sefer başlatmasına neden oldu. İ.Ö. 334’te Makedonya kralı Büyük İskender,Çanakkale Boğazından hiç kayıp vermeden Anadolu’ya geçti.Pers donanması bu girişimi engelleyemedi. İskender Truva’ya uğradı. Büyük saygı beslediği Akhileus’ un mezarına bir çelenk bıraktıktan sonra, Ön Asya içlerine doğru ilerlemeye başladı.Pers Satrapları, bu yürüyüşü durdurmak amacıyla Zeleia’da (Sarıköy-Gönen) bir savaş kurulu topladılar. Satraplardan Memnon bu kurulda, İskender’i Anadolu içlerine çekerek güçlerini dağıtıp durdurmayı önerdi. Öneri kabul edilmedi. Satraplar, İskender’in ordusunu Granikos (Biga Çayı) yakınlarında elverişsiz bir arazide karşılamaya karar verdiler. Ancak “Çarpık” savaş düzeni uygulayan İskender, Pers ordusunu yanlarından vurarak bozguna uğrattı (İ.Ö. 334).Korint Birliğinin komutanı olarak Anadolu’ya geçmiş olan B.İskender subaylarını Persler’de olduğu gibi “Satrap” ünvanı ile başa getiriyordu. Büyük İskender ele geçirdiği Yunan kentlerine özerklik tanıyor, onları Korint Birliğine katmak yerine Makedonya Krallığına bağımlı hale getirmeye çalışıyordu.Helenizm Dünyası içinde gerek Yunan kökenli, gerek Grekleşmiş tüccar ve zenaatçılar etkin bir rol oynamışlardır. Bu dinamik topluluklar, doğunun deneyim ve geleneklerinden, Anadolu’nun eski uygarlık kalıtımından yararlanmakta büyük esneklik gösterdiler. Para ekonomisi Helenistik dönemde de büyük bir rol oynadı. Helenist kültür çevresi içinde kentler, ticaretin gelişmesi ile birlikte büyümüş, kölelerin iş gücüne dayanan zenaat ve sanayi, kentleşme sürecini hızlandırmış, pek çok insan kentlerde yaşamaya başlamış, üretici olmaktan çok tüketici olmuşlardı. Bu tüketici gruba paralı askerler,savaş ve ticaret filolarında çalışan denizciler de girmekteydi. Sayıları günden güne artan bürokrat lar da bu kesimi iyice kalabalıklaştırıyordu. Kent nüfusunun böylece artması, kent yönetimini yeni üretim alanları arayıp bulmaya zorluyordu. İ.Ö. III.yy’da İskit devleti, doğudan gelen Sarmat’ların, batıdan gelen Galat (Kelt) ve Trak’ların istilası sonunda yıkıldı. İskit topraklarının tarımsal üretimi azalmıştı. Galat’ların üretim biçimi, Balkanlardaki üretim biçiminden geriydi. Bu nedenle Balkanlarda da üretim düşmüştü. Ege bölgesi çevresindeki bu üretim düşüklüğü yüzünden bölge halkı pek çok ürünü artık İç Anadolu ve Mısır’dan sağlıyordu. İç Anadolu İskender’in fetihleri sonrasında önem kazanmıştı.Yukarı Balkanlarda ekonomik zorluklar içinde kalmış Galatlar, İskender’in komutanlarından Selovkos’un öldürüldüğü yıl (İ.Ö.280) Aşağı Tuna boylarından Makedonya ve Trakya’ya indiler. Önderleri Lutarios ve Leonnorios komutasında Çanakkale’yi geçerek Anadolu’ya girdiler. Trokme,Tektosag ve Tolistobog diye anılan üç Galat oymağı nın Marmara’nın güney kıyılarından doğuya doğru göçmelerine Bitinya Kralı Nekomedes engel çıkardı. Aynı dönemde Helenizm tarihinin üç önemli krallığı ortaya çıktı. Bergama, Pontus ve Kapadokya krallıkları. Selökid devletinden kopan genç Bergama Krallığı I.Evmenes ve onun yerine geçen I.Attalos (İ.Ö. 241-179) döneminde Galat topluluklarına karşı başarılı seferler yaptı. Kuzeybatı Anadolu kentlerinin Yunan, Bitin,Aka,Frig kökenli halkları Galatların yakıp-yıkıcı saldırılarından Bergama Krallığı sayesinde kurtuldu. Selökid Kralı III. Antiakos’da (İ.Ö.196) Çanakkale kıyılarındaki Abydos (Nara Bur nu) ile Gelibolu Yarımadası’nda Lizimakeia’yı (Ortaköy) ele geçirdi. Bu kenti Asya’dan Avrupa’ya geçiş için köprübaşı olarak kullandı. Kartacalılarca yurdundan çıkartılan Annibal’da bu dönemde Selökid Krallığına sığınmıştı. Selökid Krallığının Çanakkale Boğazı’nı ele geçirmesi üzerine Roma harekete geçti. Romalılar donanmalarıyla Ege kıyılarını denetimleri altında tutarken, Roma senatosu, sonradan Asyalı olarak anılacak olan Skipo’yu Anadolu’ya doğru sefere yolladı. III. Antiakos, Roma ordusu karşısında çekilince, iki ordu Manisa’da Spilos Dağı’nda karşılaştı. Bergamalılarla birlikte hareket eden Roma ordusu, Selökid Kralını ağır bir bozguna uğrattı. Bu yenilgi sonucu İran’da Part’lar bağımsız bir devlet kurdular. Frigya, Epiter (Pontus ile Bitinya arasındaki bölge) Lidya, Efes, Liakonya, Gelibolu Yarımadası ve buradaki Lizimakeia kenti Bergama Krallığına geçti. Böylece Çanakkale Boğazı’da onların egemenliğine girdi.Roma, Galatları bağımsızlık vaad ederek Bergama Krallığına karşı kışkırttı. Galat lar İ.Ö. 168’de baş kaldırdılar. Solovettius adındaki önderlerinin arkasından, Bergama Krallığının içlerine doğru akınlara başladılar. Galatlar geçici bir zafer kazanarak geri çekildiler. Bu arada Bitinya Kralı da Galatları yanına alarak Bergama Krallığına baskı yapmaya başladılar. Sonunda Galatlar bağımsızlıklarını kazandılar. Son Bergama Kralı III.Attalos’un ölümü üzerine, Batı Anadolu’da büyük bir iktidar boşluğu doğdu. Romalılar da bundan yararlanıp, Küçük Asya’ya yerleşmek istediler. Bergama Kralı’nın vasiyeti ile, bu krallığın toprakları üzerinde kurulan Roma’nın Asya Eyaletini genişlettiler. Geri kalan toprakları da Galat, Pontus ve Kapadokyalılara paylaştırdılar. Bu arada Pontus Kra lı Mitridates, Galatların bölgelerini de ele geçirmek istedi. Galat halkı büyük soykırıma uğradı.Gelibolu’ya kadar gelen Roma komutanı Sulla ile (İ.Ö. 84) yapılan bir anlaşma so nucu Pontus Kralı Galatya’dan çekildi. Buna karşın Romalılar Pontus Krallığının peşini bırakmadılar. Önce Bitinya Krallığını ele geçirdiler. Romalı komutan Lukullus, otuz bin kişilik bir Galat yardımcı kuvvetinin desteği ile Doğu Anadolu’ya kadar ilerledi. Pontus Ordusunu yendi (İ.Ö.63). Mitridates, Armenia Kralı Dikran’a sığındı.Pompeius komutasındaki Romalılar Dikran askerlerini yendi.Mark Antonius ile Augustus’un savaşlarında, Truva büyük hasar gördü (İ.Ö.44). Augustus, Antonius’u yendikten sonra kent onarıldı. Bölge yeniden önem kazandı. Bölgenin merkezi Alexandria Troas’tı. Daha Selökidler döneminde Roma’ya yakınlığı ile tanınan bu kent, sonraları Roma İmparatorları Neron, Antonius ve Mark Aurellus dönemle rinde çeşitli ayrıcalıklara sahip bir serbest liman haline geldi. Kentin suyu Kaz (İda) dağından getirilmişti. Jül Sezar kente özerklik verdi. Hıristiyan azizlerinden Pavlos, bölgede Hıristiyanlığın yayılmasına öncülük etti. Trianus’tan sonra buranın önemi azaldı. II.yy’da Trakya sürekli Got akınları ile karşı karşıya kaldı.Büyük Konstantin’in Bizantion Kentini (İstanbul) Roma İmparatorluğunun merkezi yapması üzerine, Hellespontos’un (Çanakkale Boğazı) gerek askeri gerekse ekonomik önemi çok arttı.Troas Bölgesi Bizans döneminde de önemini korudu. Bizanslılar Abydos’ta gümrük kurarak Akdeniz yoluyla yapılan ticareti kendi denetimleri altına aldılar.Roma İmparatoru I.Teodosius’un İmparatorluğu iki oğlu arasında paylaştırması üzerine (379-395), Doğu Roma’da Arkadius (395-408), Batı Roma’da ise Honorius (395-423) imparator oldu. İki imparatorun anlaşmazlıkları yüzünden Germen’ler Batı Roma’yı kısa zamanda yıkmayı başardılar. Kuzey Afrika kıyılarına geçen Germen’ler (Vandallar) kurdukları donanmalarla Akdeniz kıyılarını ve adaları yağmalamaya başladılar. Ege kıyılarına kadar yayıldılar. Bu dönemde Hellespontos’un önemi yeniden arttı. Öte yandan Hun İmparatoru Atilla, Bizans İmparatoru II.Teodosius’un entrikalarından usanarak Varna yakınlarında Bizans ordusuna saldırdı. Yenilen Bizans ordusu dağılarak Trakya ve Makedonya’ya doğru kaçtı (441). Hunlar Bizans’ın çok yakınına kadar geldiler. Gelibolu, Tekirdağ ve Silivri yörelerini yağmaladılar. Teodosius ağır koşulları kabullenerek anlaşma yaptı (443).471’de İmparator Justinuanus döneminde, Slav ve Hunlardan oluşan kuvvetler Trakya’dan geçerek Gelibolu yörelerine ulaştılar. Bu arada Anadolu kıyılarını da yağmaladılar. 559’a doğru bazı Uygur Topluluklarının Trakya’ya girdikleri görülür. Tambergam öncülüğünde Gelibolu yakınlarındaki Sestos’tan karşı kıyıya geçmek istedilerse de, bundan cayıp İstanbul üzerine yürüdüler. Fakat girişimleri sonuçsuz kaldı. Gelibolu, Justinianus döneminde Çanakkale Bölgesinin en önemli yerleşim merkezi oldu. IV. Konstantin döneminde(668-686) Bizans İmparatorluğu Arap akınları ile karşılaştı.Emevi’ler döneminde (661-750) Müslüman Araplar, Suriye ve Filistin’i bütünüyle ele geçirdikten sonra, gerek karadan gerekse denizden Anadolu’ya çeşitli seferler yap mışlardır. Rodos’ta üslenen Araplar, 668 ve 672’de denizdeki Bizans güçlerini yendikten sonra, büyük bir donanma ile Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul’u kuşatmışlardı. 680-681’de hem karadan hem denizden gelen güçler, yine İstanbul üzerine yürümüşler, seferin başarısız olması üzerine geri çekilerek İzmir’de üslenmişlerdi. 682’de bu güçler yeniden donanma ile Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul’a saldırmışlardı. 715–717’ lerde Süleyman Bin Abdülmelik döneminde, kardeşi Mesleme komutasındaki Arap orduları bir kez daha Anadolu seferine çıkarak, Çanakkale önlerinde karadan Abydos’a (Nara Burnu) kadar ilerlemişti. Buradan Sestos’a (Yalova-Akbaş Limanı) geçen Araplar, Geli bolu Yarımadası’ndan ilerleyerek İstanbul kuşatmasına katılmışlardı. Abbasiler dönemin de ise (749-1258) Anadolu seferlerini karadan sürdürerek Çanakkale Boğazı’nı zorlamadılar. Çanakkale yöresi bu yüzyıllarda Bizans egemenliğinde olmakla beraber, XI.yy’ın başında Balkanlar üzerinden gelen Peçeneklerin şiddetli saldırılarına uğradı. Saldırılar XII.yy’da da sürdü.1071’den sonra büyük bir hızla Anadolu’yu fetheden Türk’ler, 1075’te İznik’i alarak Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmuşlardı. Güney Marmara kıyılarının bir bölümünü ele geçiren Türk’ler Süleyman Şah döneminde (1075-1086) Bizans’la ilişkilerini daha çok kara yoluyla sürdürmüşler, bir deniz gücüne ve Çanakkale Boğazı’nın egemenliğine pek gerek duymamışlardı. Ancak, Süleyman Şah’ın ölümünden sonra yönetimi ele geçiren Ebul Kasım, Gemlik’te bir donanma yapımına girişince, Bizanslılar buna şiddetle karşı koymuş, yapım halindeki donanmayı yakmışlardı. O sıralar İzmir ve yöredeki adaları eline geçiren Çaka Bey Ege Denizinde, Bizanslılarla dilediğince savaşlar yapıyordu. Çaka Bey Peçeneklerle anlaşarak Bizans üzerine yürümek amacıyla, 1091’de donanması ile Gelibolu önlerine kadar ilerledi. Ancak Bizanslılar, Kumanların yardımıyla Peçenekleri kara savaşlarında yenince geri çekilmek zorunda kaldı. 1092’de I.Kılıçarslan Anadolu Selçuklu Devleti’nin başına geçince, Çaka Bey ile dostluk kurdu. Kızıyla evlenerek de ilişkisini pekiştirdi. Ebul Kasım döneminde (1086-1092) Bizanslılar, Marmara kıyılarını yeniden ele geçirmişlerdi. I.Kılıçarslan buraları egemenliği altına almak için İlhan ünvanı taşıyan komutanlarından Muhammed’i Balıkesir ve Çanakkale yörelerine gönderdi. Önceleri Bizanslıları yenerek ilerleyen Muhammed, daha sonra güçlü bir Bizans ordusu ile karşılaşınca yenildi ve esir edildi. Daha sonra Çaka Bey karadan ilerleyerek Bizanslıların gümrük merkezi olan Abydos’u kuşattı. Telaşla nan Bizans İmparatoru I. Aleksis Kommenos, I.Kılıçarslan’a bir mektup göndererek bu hareketin kendisine karşı değil Selçuklu’ya karşı olduğunu, Çaka Bey’in yavaş yavaş Anadolu Selçuklu Devletini ele geçirme niyetinde olduğunu söyledi. Çaka Bey önceden beri bağımsız davrandığından, I.Kılıçarslan batı sınırlarını güvence altına almak için Bizans’la anlaşmayı daha yerinde buldu. Bizanslıların denizden, Anadolu Selçuklularının da karadan kuvvet göndermeleri üzerine Çaka Bey geri çekildi ve I.Kılıçarslan’a yanaştı. Ancak I.Kılıçaslan, Anadolu’da kendisinden bağımsız bir kuvvet oluşturan Çaka Bey’i öldürttü.1097’de Haçlıların İznik’i ele geçirmeleri üzerine, Anadolu Selçukluları Ege ve Marmara kıyılarından çekildi. İlk haçlı seferinin etkisi kalmayınca bu bölgeleri yeniden ele geçirmek için akınlar yaptılar. Bursa yöresindeki Bizans güçlerini yenerek Çanakkale Boğazına kadar ilerlediler. Daha sonraki haçlı seferlerinde bu bölgeler sık sık el değiştirdi. 1204’te İstanbul’u ele geçirip Latin Krallığı kuran haçlılar, Bizans topraklarını paylaştılar. Çanakkale Boğazı’nın iki yakasındaki topraklar Budouin’e, Gelibolu ise Venedikli lere verildi. Ancak, Gelibolu 1235’te İznik’teki Bizans İmparatoru Yuannidis’in eline geçti. 1261’de İstanbul yeniden Bizanslılarca alınarak Latin Krallığına son verildi ise de Boğazlar üzerindeki rekabet bitmedi.Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılma döneminde birer birer bağımsızlıklarını ilan eden uç beylerinden biride, Balıkesir yöresinde egemen olan Karesi Bey’dir. 1297’de bağımsızlığını ilan eden Karesi Bey, daha sonra beyliğinin topraklarını Çanakkale ve Bergama’ya kadar genişletti. Öldükten sonra oğlu Demirhan Bey 1331’ de Gelibolu’ya asker çıkararak Enez ve çevresini yağmaladı. Aynı dönemde Aydınoğlu Umur bey de yöreye akınlar yaptı.1332’de Gelibolu dış kalesini kuşatıp ele geçirdiyse de, Bizanslıların güçlü bir ordu ile gelmekte olduklarını duyunca iç kale kuşatmasını kaldırarak çekildi. 1341’de 250 gemilik donanma ile yeniden Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yaptı ve Bizans İmparatoru naibi Kantakuzenos ile bir anlaşma yaparak geri döndü.1345’te Orhan Gazi, Demirhan Bey’in yönetimine son vererek Karesi Beyliğinin topraklarının büyük bölümünü ele geçirdi. Ancak, yine 1345’te Aydınoğlu Umurbey, Di metoka’da imparatorluğunu ilan etmiş olan Kantakuzenos’a yardım için Çanakkale Boğazı’nı donanması ile geçtiğinde, yanında Karesioğlu Süleyman Bey’de vardı. Bu olaydan anlaşıldığına göre, Osmanlılar henüz Çanakkale’nin kıyı kesimine hakim değildi. Çanakkale kıyıları ancak I.Murat’ın taht’a çıkmasından (1362) sonra tam olarak ele geçti. Osmanlılar daha önceleri gelerek Bizans’a yardım yada yağma için Çanakkale Boğazı ve kuzey Marmara kıyılarından Rumeli’ne geçmişlerdi. 1353’te Kantakuzenos’a yardım için Edirne’ye giden Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa, dönüşünde Gelibolu’nun kuzeyindeki “Çimpe” Kalesi’nde askeri bir güç bırakmıştı. Osmanlı tarihlerinde Süleyman Paşa’nın geçişi adıyla anılan ünlü olay bu fetihleri devam ettirmek amacını taşıyordu. Nitekim bu geçişten sonra Gelibolu Yarımadası’nın tamamı ele geçirildiği gibi, Tekirdağ’a kadar uzanan Marmara kıyıları ile Bolayır, Keşan, Malkara gibi yerler de alındı. Çorlu’nun alınmasıyla Edirne-İstanbul yolu kesilmiş oldu. Bu yörelere, Çanakkale-Balıkesir yörelerindeki yörükler, Anadolu yakasına da yerli Rum’lar yerleştirildi. I.Murat taht’a çıktıktan sonra, Çanakkale’nin Anadolu kıyısında fethedilmemiş diğer yerlerle birlikte, 1364’te Lala Şahin Paşa komutasındaki güçler Biga’yı aldı. Osmanlıların bu ilerlemeleri Bizans ve Avrupa Devletlerini ürkütüyordu. Bu sıralar Bizanslılar bir yan dan Avrupa Devletlerinden yardım ararken, öte yandan Malkara ve Çorlu’yu geri aldılar. Gelibolu Yarımadası ve Marmara kıyılarını zorlamaya başladılar. Ancak I. Murat Rumeli’nin fethinde kararlı davranarak kaybedilen bu yerleri geri aldı. İki yıl içinde Doğu Trakya bütünüyle Osmanlı’nın eline geçti. 1364’te Bizanslılar bir anlaşma ile bu durumu kabul ettiler. Fakat Avrupa devletleri bu durumu kendileri için tehlikeli görerek Papa’dan bir haçlı seferi düzenlenmesini istediler. Saveo Kontu VI. Amedeo bir donanma ile gele rek 1366’da Gelibolu’yu aldı ve Bizanslılara teslim ettiysede 1367’de I.Murat yeniden geri aldı.Osmanlıların Doğu Trakya’yı ele geçirmeleri, Bizans için Çanakkale Boğazı’nın önemini daha da arttırmıştı. Bizans’ın Akdeniz üzerinden bağlantı kurabileceği tek yolu burasıydı. Ayrıca denizci İtalyan şehir devletleri için boğaz, ticaret bakımından önemini sürdürüyordu.I.Beyazıt (Yıldırım) döneminde boğaz’ın önemi iyi anlaşılarak ilk savunma örgütü kuruldu. 1390’da boğaz muhafızlığına Saruca Paşa atandı. Gelibolu kalesi güçlendirildi. Bir tersane kurularak gemi yapımına girişildi. Gelibolu bir deniz üssü haline geldi. Alt mış parçalık bir Osmanlı donanması, Marmara denizi ve Çanakkale boğazı’nı buradan de netliyordu. Daha sonra Venedik ve Haçlı donanmaları birçok kez Çanakkale Boğazı’nı zorladılar, çetin savaşlar oldu. Hepsinde de geri çekilmek ya da anlaşarak geri çekilmek zorunda kaldılar.
     Fatih Sultan Mehmet Çanakkale boğazı’nın en dar yerine (Kilitbahir ve Çanakkale’ye) iki kale yaptırarak boğaz savunmasını güçlendirdi.Bu tarihten sonra Kasımpaşa’da da bir tersane kurulduysa da Gelibolu tersanesi Kanuni dönemine kadar önemini korudu. Bu dönemde donanma komutanları aynı zamanda Gelibolu Sancak Beyliğini de yürütmekteydi. 1456’da Yunus Bey, Gökçeada’yı da alarak boğaz güvenliğini daha da arttırdı. 1463’te Ege Denizi egemenliği yüzünden Osmanlı ve Venedik donanmaları uzun süren bir savaşa başladılar. 1479’da imzalanan anlaşmaya göre Ege adaları, Gökçeada ve Bozcaada kesinlikle Osmanlı egemenliğine girdi.Çanakkale ve yöresi, Osmanlılar zamanında, özellikle denizcilik konusunda önem li yerlerden birisi olmuştur. Osmanlı denizciliğinin önemli adlarından Barbaros, 1533’te İstanbul’a gelmiş, Kanuni Sultan Süleyman tarafından kabul edilmiş ve kendisine Beyler beyi ünvanı verilerek Gelibolu kaptanlığı ve Cezayir Beylerbeyliğine atanmıştır.Çanakkale ve Gelibolu, İstanbul’un alınmasından sonra, Venedik ile Osmanlı arasında bir çatışma alanı olmuştur. 1571’de Osmanlı donanmasının İnebahtı’da yenilmesi üzerine, yeni Kaptan Paşa olan Kılıç Ali Paşa’nın girişimleri ile ülkenin bir çok yerinde donanma için yeni gemilerin yapımına başlandı. Kanuni döneminde yapılan düzenleme ye göre, Çanakkale boğazı yöresinde, merkezi Gelibolu olmak üzere; Eğriboz, İnebahtı, Midilli, Kocaeli, Karlıeli, Rodos ve Mezistra livalarından oluşan bir kaptan paşa eyaleti oluşturulmuş ve bu eyalet askeri donanmaya verilmiştir. Bu yönetim biçimi I.Abdülhamit dönemine kadar sürmüştür. Osmanlı Devleti’nin en güçlü dönemi olan XVI. yy orta larından başlayarak Çanakkale boğazından geçen gezginlerin, boğazdaki kaleler üzerine verdikleri bilgiler oldukça çelişkilidir. XVII. yy’ın ikinci yarısında Girit Adası yüzünden Osmanlılarla Venedikliler arasında uzun sürecek bir savaş başladı. Venedikliler bir yan dan Girit’te önlem alırken, diğer yandan da Çanakkale boğazı’nı zorlayıp, Bozcaada ve Saros Körfezine saldırmakta, Girit’e gidecek donanmayı önlemeye çalışmaktaydılar. Venedikliler uzun süre Çanakkale boğazını kuşatma altında tuttular.Bu olaylar İstanbul’da büyük yankı uyandırdı. Hemen Köprülü Mehmet Paşa sadrazamlığa getirildi. Donanma Komutanlığına da Topal Mehmet Paşa atandı. Mehmet Paşa donanma ile boğazdan çıkarak Sakız Adasına gitti. Osmanlı Donanmasının harekete geçtiğini gören Venedik Donanması, Cezayir filosunu yendikten sonra boğaza geldi. Öte yandan Köprülü Mehmet Paşa boğaza yüz parçalık bir donanma gönderdi. Kendisi de kara yoluyla Gelibolu’ya oradan da Çanakkale’ye geldi. Soğandere ile Kepez kıyılarına toplar koydurdu. Siperlere de asker yerleştirdi. Bu sırada papalık, Venedik ve Malta gemilerinden oluşan düşman donanması Kepez ile Kafir bucağı koyu arasında bulunuyordu. 17 Temmuz 1657’ de başlayan savaş üç gün sürdü. Venedikliler yenilerek Bozcaada’ya doğru çekildi. Osmanlı donanmasının bu başarısından sonra Köprülü Mehmet Paşa, Bozcaada ve Limni’yi geri alarak boğazı kuşatmadan kurtardı. IV. Mehmet döneminde boğazdaki kaleler sağlamlaştırıldı. Yeni kaleler yaptırıldı. Diğer yandan Padişah Üçüncü Mustafa Türkiye’de bulunan Baron De Tott’un yardımıyla Tophaneyi yeniledi. İstanbul ve Çanakkale boğazlarının korunması için Haliç ve Hasköy’de yeni top dökümhaneleri yaptırdı.
     Osmanlı Devletinde, özellikle XVI.yy’ın ikinci yarısından başlayarak, Batı Avrupada başlayan ekonomik bunalımın yansıması ve iç yapının sebep olduğu ekonomik ve toplumsal huzursuzluklar tüm Anadolu gibi Çanakkale ve yöresini de etkiledi. Özellikle XVIII.yy’ın başlarından sonraki dönemlerin ekonomik ve toplumsal huzursuzlukları sonucu merkezi otorite zayıflamış, geleneksel Osmanlı toprak düzeni çökmeye yüz tutmuştu.Tüm bu etkilerin sonucu, Osmanlı devletinde ayan denilen yerel güçler ortaya çıkmaya başlamıştı. XIX.yy’da Çanakkale’ye ilişkin en önemli siyasal olaylar boğazlar sorunudur. İstanbul ve Çanakkale boğazlarına, Osmanlı imparatorluğunun varlığını sürdürmesi ya da çökmesine yol açabilecek ölçüde ağırlık kazandıran şey, Avrupa’nın büyük devletlerinin İstanbul’u işgali ve Akdeniz’de egemenlik kurma konularındaki çekişmelerdir. XIX.yy boyunca Osmanlı imparatorluğunun yanısıra çarlık Rusyası ve Avrupa’nın diğer devletlerinin dış politikalarını belirleyen ana sorunlardan biri olan boğazlar sorunu, ancak Tür kiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından bir süre sonra, 1936’da bir çözüme kavuşabilmiştir. Günümüzde de uygulanan Boğazlar Rejimini belirleyen 1936 Montrö Boğazlar sözleşmesine kadar olan süreç, çağdaş dönemin sınırlarını aşıyorsa da, konunun bütünlüğünü bozmamak ve okuyucuya kolaylık sağlamak için Boğazlar sorununa bu bölümde yer verdim.Boğazlar sorunu, XIX.yy boyunca, gitgide gücünü yitiren Osmanlı imparatorluğu dış politikasının ana konusunu oluşturmuştur. Bunun başlıca sebebi boğazların, geçen yy. da gittikçe güçlenen ve yayılan çarlık Rusya’sının Akdeniz’e inmesinde ve buna bağlı olarak da, Büyük Biritanya İmparatorluğu için hayati önem taşıyan Hindistan yolunun güvenlik altına alınmasında kilit su yolu niteliği taşımasıdır.Osmanlıların XIX.yy başlarında Napolyon’un Mısır seferi nedeni ile çarlık Rusyası ile yaptığı ittifaklar başta İngiltere olmak üzere Avrupa’nın büyük devletlerini tedirgin etmiş,Rusya’nın Avrupalılardan önce boğazlara el atabileceğini çıkarmıştı. Ancak,Osmanlı yönetimini çok uğraştıran Kavalalı Mehmet Paşa’nın isyanı (1831-1841) Osmanlıların sanıldığından güçsüz olduğunu gözler önüne serince,isyanın ertesinde Avrupa’da yeniden değişen dengeler ve kurulan ittifaklar, boğazlar sorununu yeniden ön plana çıkardı. Boğazların hukuki rejiminin gelişimini, Osmanlı devletinin mutlak egemenlik dönemi; 1841 Boğazlar Sözleşmesinden I.Dünya Savaşına kadar olan dönem, I.Dünya savaşı dönemi, Lozan boğazlar sözleşmesi ve Montrö Boğazlar sözleşmesi dönemleri olarak beş ayrı dönemde incelemek doğru olacaktır.
DEVAMI ANTİK ÇAĞDAN GÜNÜMÜZE ÇANAKKALE VE ÇANAKKALE SAVAŞLARI CD'SİNDEDİR.



Tarihçe
BAYRAMIÇ
BİGA
BOZCAADA
ÇAN
ECEABAT
EZİNE
GELİBOLU
GÖKÇEADA
LAPSEKİ
YENİCE
Çanakkale Merkez Belde ve Köyleri

Döviz

1 $ = 1,76 TL
1 € = 2,35 TL
263067 Ziyaretçi

Sözlük